31 Ekim 2010 Pazar

-mış gibi!

  Aşk dedi; hiç beklemediğin bir anda, hiç beklemediğin birine kendinden çok değer vermek. Onca yalan arasından birkaç doğruyu seçip ona inanmak. Aslında inanmadığın yalanları, inandığın doğrulardan daha çok sahiplenmek.

  Aşk dedi; alkolsüz bir anda alkollü birini alttan almak gibi. Bile bile lades demek gibi birazda. Çirkin bir bedeni hayranlıkla izleyebilmek. Sevmediğin tarzda müzik dinlemek gibi. Bütün herşeye -mış gibi yapmak işte...
   Peki ya sevmek dedim?
   Siktir et dedi...

                                                                                                                27.10.10


23 Ekim 2010 Cumartesi

İlk tercihim yalnızlık!

    Bir seçenek var önümde, uzun zamandır değerlendirilmesi gereken. Hani tozlu raflarda beklemiş yıllarca derler ya öyle birşey işte.  Bilmiyorum ne kazanırım bana sunduklarını seçsem. Peki ya ne kaybederim elimdekilerden vazgeçsem.
    Kaybetmekten korkmuyorum aslında bunu biliyorum. Her gün gittiğim yoldan değilde bir diğerinden gitsem bugün. Dönsem baksam geriye, ne bırakmışım diye.. Göreceğim tek şey ayak izlerim olur biliyorum. Benim için elimdekilerden vazgeçmek diye bir seçenek yok biliyorum. Elimde olanları düşünyorum, iş mi, para mı, çok sevdiğim biri mi yoksa aile mi? Sanırım hiçbirine sahip değilim. Her seçmek bir vazgeçmek diyorlar ya bunu söylerken benim gibilerden haberdar olmamaları kötü olmuş kanımca. Zira tezlerini çürütmekten başka bir işe yaramıyorum.
    Ne zor şey birçok kişi için kalmayı ya da gitmeyi seçmek! Benim içinse gitmeyi seçmek o kadar kolay ki..
Elimde olmayanı kollamak kadar saçma birşey yok. Ama biliyor musun ne var İstanbul; sende bana dair hiçbişey yok. Evet lafım sana İstanbul; bekleme beni gelmiyorum. Çıkmıyorum köprünün üzerine ve bağırmıyorum "Sen mi büyüksün, ben mi?" diye. Çünkü biliyorum sen büyüksün İstanbul! Sanma ki savaşmadan bıraktım, pes ettim, vazgeçtim. Çünkü biliyorum ki uğruna savaşılacak kadar güzel değilsin! Elimdeki hiçbir şeyden vazgeçilemeyecek kadar değersizsin hatta! Biliyorum kimse vurmadı bunları yüzüne. Birde benden aldığın bir mutluluk var İstanbul, bırak dönsün bana artık.

17 Ekim 2010 Pazar

Unutmadığını unutturmak!

    I
  Sen bir "yeter artık bırak şunu elinden"den ibaretsin. Senin önemini bir başkaları belirler olmuş sevdiğinin hayatında ve sen onlar izin verdiği sürece varsın sevdiğinin hayatında. Gözünde uykusuzluk uyurken, sen sevdiğini düşünürken. Bilmezsin o izin bekler başkalarından seni düşünebilmek, hatırlayabilmek için.

   II

  Birde özlemler var hala ve hala! Mutlu günlere özlemler. Seni özleyenlere özlemler. Az önceyi unutup, yıllar önceki sarılmayı hatırlayanlara özlemler.

  III

 Ve böyle birşey duymayı özleyen var. Uyuyamadığına sevinen. Duyduğuna öykünen, o an sürdükçe sürsün isteyen.

  IV

 Uykusuz bir gece, gecede bir uykulu. Bir yanda hayal kırıklığı, bir yanda unutamadığını, unutmaya çalıştığını unutturan bir cümle.

 V

 I+II+III+IV/II=V

15 Ekim 2010 Cuma

istedim ki bu akşam birşeyler yazayım. bunu yazabildim ancak! güle güle okuyun istedim...

11 Ekim 2010 Pazartesi

Bekleyememek!

özdemir asaf bir kitabında diyor ki;  bekle dedi gitti ben beklemedim, o da gelmedi... ölüm gibi bir sey oldu ama kimse ölmedi...

  Bu tip beklemeler var hepimizin hayatında, zor beklemeler bunlar. Beklemediğimizi beklemeler! Beklemediğimizi zannederek beklemeler ya da. Beklenen her seferinde farklıda olsa hep sıkıcıdır beklemeler.
Bazen mutluluğu bekleriz öylece hiç birşey yapmadan, bazen birini bekleriz, bazen mektup, bazen otobüs ve biliriz ki geç kalır her beklediğimiz şey. Belki ben sana geç kalırım belkide sen bana. Ya istediğimiz zaman mutlu olamayız ya da olduğumuzda mutluluğa sahip çıkamayacak kadar yorgun oluruz.
 
  Bütün beklemeler sıkıcıdır evet. Sıkıcıdır çünkü öyle oturur bekleriz sadece.


BEKLEMEK

Gözler önünde işte
Gittikçe arınıyorum kendimden
Her giden güzelleşir
Gidiyorum güzelleşmek için
Unutulsun diye çirkinliklerim
Gelecek birisi güzeldir
Gelince güzel değil
Hele gelmişse çirkin
Yaşam, ölüm gelecek diye güzel
Ey güzeller güzeli beklediğim
Kaç saatim, kaç dakikam ya da saniyem
Artık ne gelmek ne de gitmek
Yaşamın en zor yanı beklemek
Hiçbirimiz beklemedik doğmayı,
Doğduğumuzdan beri beklediğimiz
ÖLMEK

                       AZİZ NESİN

4 Ekim 2010 Pazartesi

Ne gitmek? Kim kalmak? Kaç özlemek?




  Bazı sorular var ne cevap versen doğruyu bulamadığın. Cevabını tek bir kişinin veremeyeceği sorular. Tek başına altından kalkmayacağın yükler gibi.. Hani biri bir el atsa ne kadar kolaymış aslında diyeceğin şeyler. İki kişilik hayatlar işte.. İki kişilik soruları tek bir kişiye sorarsan alabileceğin tek yanıt sana soru olarak geri dönecektir.
  Özlemek, sevmek, affetmek, güvenmek gibi şeylerin elle tututlur bir ölçü birimi yok ne yazık ki! Bu yüzdendir ki ne kadarını, kim kadarını hiçbir zaman tam olarak bilemeyiz ve yine kimin bizi tam olarak ne kadar sevdiğini, bize ne kadar güvendiğinide . Ya sevmiyordur ya seviyordur ya da çok seviyodur, ya güvenmiyordur ya güveniyordur ya da çok güveniyordur. Ne yazık ki bizde duygular sadece üç seviyeyle ölçülebiliyor. Olmalıydı mutlaka bir yerde sevginin, güvenin, korkunun bir ederi, pahası olmalıydı. Bu gibi duyguları ancak kıyasla anlatabiliyoruz ne yazık! Ahmet'i Mehmet'ten daha çok sevmek kadar anlatabiliyoruz sevgimizi. Sana ondan daha çok güveniyorum diyebiliyoruz sadece ya da yılandan daha çok korkuyoruz köpekten korkumuza oranla.
  Her yeni sevgilimize onu bir öncekinden daha çok sevdiğimizi söylüyoruz. Peki ya bir tavan noktası yok mu bu sevgi denen şeyin. Çok düşündüm bu sevginin, korkunun, güvenin ve bunun gibi ölçülemeyen birçok şeyin üzerine. Yani o kadar ki yazıyı bile aruzla, hece ölçüsyle ölçüyoruzda neden duygularımızı ölçemiyoruz, tartamıyoruz..
  Benim en korktuğum diyalog ise şu;

- Beni seviyor musun?
-Tabikide seviyorum..
-Ne kadar seviyorsun mesela?
-Hayal bile edemeyeceğin kadar çok...

  İyi ama sen zaten "seni çok seviyorum" desende ben onu hayal edemiyorum ki? Ben hayal edebileceğim ölçü birimlerinden bahset istiyorum. Ben istiyorum ki aşkta herşey ölçülebilir olsun.. Bana kimse kucak dolusu öpcük getirmesin mesela çünkü ben kucağım ne kadar çok öpücük alır bilmiyorum. Kimse bana "ben senin kadar duygusal değilim" demesin. Çünkü bende bir başkası kadar duygusal değilim. Hal böyle olunca seni kendimle mi yoksa olamadığım o insanla mı kıyaslamalıyım bilmiyorum.
  Peki ya sevgi anlayışı denen şey? Seninle sevgi anlayışımız farklı diyenlere soruyorum. Bu sevmek işi sözlükte her karakter için farklı mı tanımlanıyor? Artık kimse;
- Sevdim ulen işte ötesi yok
demiyor mu? Artık herkes kafasına göre mi seviyor?

Çapını bilme meselesi;